hayatımızda tayt, külotlu çorap, wayfarer gözlük, balon ve sigara olmasaydı eğer, bu oluşumdan geriye sadece doğa fotoğrafları kalırdı ki bu da benim tam olarak istediğim şey. şu oluşuma doğa fotoğrafları için giriyorum fakat yeter azizim.. justin bieber tipli palelerin ve dudaklarını ısıran taytlı hatunların yataktan henüz kalkmış uykulu, sigaralı ve somurtkan bakışlı fotoğraflarını görmekten bıktım. toplayıp hepsini ikaz edicem ama denk gelemiyoruz bi türlü. skimsonik makyaj yapan metalciler gibi, dayak yeriz korkusuyla gündüz sokağa çıkamıyorlar galiba. gerçi muhtemelen, bi siktirip gidiniz artık dediğim için de yabancı ülkelere sürüler halinde göç etmiş olabilirler..
ıssız ve sessiz arizona yollarında, frenleri patlamış bir motorla yalnız başınıza ve gayet hızlı bir şekilde gitmenize benziyor. duramayacağınızı bilseniz de, nafile bir çabayla botlarınızı yere sürtmeye ve frenlere tekrar tekrar yüklenmeye devam edersiniz. bir zaman sonra, botlarınız ve elleriniz iyice aşınmaya başladığında anlarsınız ki, bu şekilde devam edebilmek mümkün değil. bu ve bunların dışındaki herşeyi denemiş olmanın huzuruyla, fikrinizi değiştirerek birden gaza yüklenmeye karar verirsiniz…
çoğu zaman ve ciddi ciddi, casus uydular tarafından takip edildiğimi düşünüyorum. hatta işi çok daha ileri bir boyuta sarıp, bana özel olarak tahsis edilmiş, yalnızca beni takip etmekle yükümlü bir uydunun olduğunu seziyorum. aslında kimseye bi zararım da yok hani çünkü bütün gün uyumanın zarardan sayıldığını zannetmiyorum. ve bende bu duruma karşılık genellikle, gözlerim hafif kısılmış bir haldeyken, sigaranın dumanını gökyüzüne üfleyip uydulara orta parmağımla hareket çekiyorum.
oldukça içten ifadelerle birbirimize bakarak gülümsedik. yıllar boyu heidi’nin dedesinin yaptığı o gösterişli ama tadı oldukça yavan olan ekmekler ve tavuk yemleriyle beslenmiş olsak da, aziz dostum gatsby’yle ortaklaşa almış olduğumuz canon makinemiz, bütün bu canhıraş çabamıza değmişti. (elbette hikayenin bu kadar ajite edici bir girişinin oluşu, 1991 yılı amerika’sında 512 taksit ve 57 yıl erteleme fırsatının bulunmayış olmasından ötürüydü.) öyle tarifsiz bir sevinçti ki bu, tıpkı, tıpkı sünnet sonrası baba tarafından alınan kasetli atarinin ilk televizyonla buluşma anına benziyordu. ancak bizim değerli canon’umuzun farklı bir özelliği vardı. bu sevincimizi herkesle paylaşmamızı sağlayacaktı. ve tabii ki işin en güzel yanını, dostumuz biff’in o kısa pantolon ve beyaz çoraplarıyla çekildiği fotoğraflarının yerini, nice görkemli fotoğraflarla ona ve topluma unutturacak olmamız oluşturuyordu. ve tekrar neden sonra, marty mcfly evin kapısını çaldı. beklediğimiz an gelmişti. -atlayın gençler, hadi gidiyoruz dedi. her neyse, az gittik uz gittik, dere tepe düz gittik, ortalığın mına koyduk galiba dediğimiz bir anda da, kendimizi 2012 türkiye’sinde bulduk. işin cakasını satabileceğimiz en iyi yer burasıydı çünkü. yaklaşık olarak 102 bin tane fotoğraf çektik ve bizim koca biff tannen, facebook için beğene beğene 12 tanesini beğendi. -kusura bakmayın beyler, burada işler böyle yürüyor. 500 tane fotoğraf çekiyorsun, fotoşop motoşop ekliyorsun, e mal değiliz ya, bir tane güzel olduğumuzu düşündüğümüz facebook profil fotoğrafı çıkıyor, dedi. ve sonra sözü tekrar marty aldı. -gençler, bu araba su yakmıyor, biliyorsunuz kontağı kapatınca araba sksen çalışmaz, çabuk olun gitmemiz lazım, dedi. amacına ulaşan biff, tamam aga gidelim artık dedi. ben, biff, marty ve gatsby, arabaya atlayıp wisconsin’e geri ışınlandık. akşam yemekten sonra da doktor emmett brown’ın yanına latte içmeye gittik. hikayeyi ona da anlattık. anlatmalıydık, çünkü bizden araba karşılığında güzel ve keyifli anılar bekliyordu. böyle de yavşak bir insandı. aynı zamanda espri özürlü bir insandı da. arabayı geri getirdiğimiz de -bitiremediniz değil mi? diye de nerden uydurduğunu çözemediğimiz iğrenç bir espri yaptı. sonuç olarak, marty gecenin sonunda muhteşem les paul’uyla enfes bir johnny b. goode ateşledi. ve biz, hepimiz, mutlu olarak kahkahalarla - hah hah ha, diye güldük.
insanlar, biraz daha uzatırsak eğer, fareler ve insanlar dedim kendi kendime, taşırlar john steinbeck’i. pek tabii fareler john’u, insanlarsa steinbeck’i, ayrı ayrı. diyerek ve devamını getirerek nihilist edebiyatı yapabilirdim ve bu saçma salak cümleyi temel alarak kitap yazabilir ve saçma salak yere popüler, ya da yok yere popüler olabilirdim bende. fırsatlar ülkesi malum. çok nadiren de olsa sevimli de olabilirdim kendimi aşarak ve kendimden son derece uzaklaşarak. son olarak da, vurgulanmasını özellikle istediğim kelimeyi sona atarak ve öncesini virgülle kapatarak, aniden. işte tam da bunun gibi. sonra yine saçma sapan bişeyler yazdığımı farkederek, bruce springsteen eşliğinde kahve ve sigaramı yudumlamaya gidebilirdim. çünkü, ben son derece merak edilen gizemli herifin tekiyim. hayatım hakkında size verebileceğim en mükemmel ayrıntı, kahve ve sigaramı yudumlayış saatimi bilmenizdir. hoşçakalın.
herkesin bir hikayesi vardır. elbette ki sizin de bir hikayeniz var lakin bu hikaye sizi diğerlerinden ayırmalı, milyonda bir filan görülebilmeli, çığır açabilmeli, kitleleri peşinden sürükleyebilmeli ve hatta ozon tabakasını delip almış olduğu gazla nebulalara kadar uzanabilmeli…
ilk etapta ünlü bir insanı kendimize dost olarak atıyoruz. farklılığı ve özgün işleriyle çığır açmış olması son derece önem arz ediyor lakin ölmüş olması daha da iyi olur tabii ki. böylelikle bizi yalanlama imkanını ortadan kaldırmış olacağız. daha sonra bu ünlü entel ismi temel alarak fotoğraflarımızın altına şiirler yazacağız ve yaşamış olduğumuz anılardan örnekleme yapacağız. sözde o geçip giden güzel günleri ”hey gidi eski hatıralar” diye özlemle anacağız ve geçip giden zamana adeta sitemde bulunacağız ve yazdığımız bu notlarda ünlü ismimize sadece ismiyle hitap edeceğiz ki görenlerin kafalarında ”ne kadar yakın ve özel bir dostlukmuş aabi, parmak ısırtıcı.” düşüncesi uyansın.
evet, sıra fotoşoplarımıza, aman, az bişey fotoşoplayacağımız fotoğraflara geliyor. e tabii, insanları gerizekalı gördüğümüzden mütevellit, ”evet sevgili dostlarım, o hastalandığında başlamıştım deklanşörlere basmaya, bu amansız hastalığa karşı öfkemi ancak bu şekilde hafifletebiliyordum.” gibisinden ifadelerde de bulunacağız ki, görenler bunun fotoşop değil de birer sanat harikası anı dondurma olayı olduğunu anlasın. anlatacaklarım bunlarla sınırlı değil elbette. kitap yazmanın aksine, fotoşop ve düzenleme, başlı başına fevkalade bir sanat dalı olduğu için de sizlerden biraz fedakarlıkta bulunmanızı isteyecektir. düşünün ki bu eşsiz sanat dalı için nice insanlar kıymetli vakitlerini harcayıp kendilerini harap ettiler. hiç unutmam, bir gün salvador’la belgrad ormanlarında dolaşıyoruz. (bkz: salvador dali) neyse, o aziz dostum bile fotoşop sanatını kıvıramadığı için resim yapmaya yönelmişti. tahmin edin ki resim alanına gayesiz girdiği halde bu kadar eşsiz eserler çıkartan o insan, aziz dostum salvador, sevdiği fotoşop sanatında ilerleyebilseydi neler olurdu, kim bilir?
konuyu fazla dağıtmadan diğer aşamalardan da bahsetmek istiyorum. bunları da maddeler halinde aktaracağım.
1- fransızcayı çok çok iyi bilen, seçkin fransız sinemasının bağımsız filmlerini çok iyi analiz edebilen çok kısa saçlı ve evin içerisinde iç çamaşırlarıyla objektiflere karşı rahatça poz verebilen bir bayan arkadaşınızın olması gerekiyor. (fransız sinemasını çok iyi analiz edebilmesinin ne işe yaradığı kimse tarafından bilinmemekle birlikte, bu eylemi yapan bayanların cemiyet içerisinde nedense daha popüler insanlar haline geldiği gözlemlenmiştir.)
2- yüzüne gizem verebilmek için 90 derecelik bir açıyla yana döndürdüğü başı ve sigarasıyla sitemkar ve siklemez pozlar verebilen, kirli sakallı, sahaf düşkünü, bok gibi parası olduğu halde cep telefonu kullanmayan ve özellikle sadece siyah beyaz fotoğraflar çektiren bir bay tanıdığınız olması da gerekiyor. (fransız sinemasını iyi analiz edebilen bayanlarda olduğu gibi, bu arkadaşın da fotoğraf çekilirken yakmakta olduğu sigarasını tek eliyle kapatarak siper eden pozlar vermesi size ayrıca bir şöhret katıyormuş. bunun nedenini de kimse bilmiyor ne yazık ki.
3- fotoğraf ve fotoşoplarınızda ya da her ne boksa artık, soluk yeşil rengi tercih edin. soluk yeşil renk fotoğraflarınızda hakim olduğu sürece picassonun boktan tabloları tadında fotoğraflar çekseniz bile herkese yedirirsiniz. bunların yanısıra detaylı olarak yazıyorum; tel (bildiğimiz tel), eskimiş radyo, saat (ikeada satılanlardan), ağaç dalları (yapraksız), bir adet çok kıymetli, holga marka fotoğraf makinesi, aşırı kullanılmış kahve makinesi (dünya üzerindeki en çok kahve içen insanın biz olduğumuzu kanıtlamak için), çok çok eski ve kenarları kopmuş mobilya, lüks klimalar (evet, bu eski püskü ve tozlu evde ne işi var dediğinizi duyar gibi oluyorum lakin, bunu, paraya tamah etmeyen mütevazi insanlar olduğumuzu ama istersek, birileri bizi ezmeye kalkarsa diye, paranın bizde bol miktarda bulunabileceğini göstermek için yapıyoruz.), anneanne evlerinde kullanılan masa örtülerinden, çok renkli kumaş parçaları (bu kumaş parçalarını fotoğraflarımıza kah sempatik ve şirin bir insan olduğumuzu belirtmek, kah sıradışı ve özgün işlerle bu cemiyette bulunduğumuzu belirtmek için ekliyoruz. şaka bir yana, bu tarz, sikimsonik ve az insanın tercih ettiği eşyaları fotoğraflarımıza katmakla aslında iq seviyemizin tam olarak 256 olduğunu vurgulamaya çalışıyoruz.
4- edebi zenginliğinizi adeta haykırmak istercesine, fotoğraflarınıza az bilindiğini düşündüğünüz farklı farklı dillerden farklı farklı isimler verin. örneğin, entelliğin sınırlarını zorlayarak ibranice ve izlandaca örnekler bile verebilirsiniz. ne kadar farklı olursak o kadar iyidir. yalnızca türkçe bilen bireyler içinde alternatiflerimiz mevcut elbette. o zamanda, ”harf istasyonları”, ”tozun sesiyle”, ”orta metraj masal”, ”bir mayısta melekleri gezdirdi” gibi asıl manalarını yalnızca kendimizin bildiği kelimeler girerek bu açığımızı kapatabiliriz. aslına bakılırsa bu şekilde daha bile iyi aslında. farklılığımıza ek olarak, karşımızdaki insanlara, gizemliyim, cümle virtüözüyüm ve yaşasın!, ben duygu dolu bir insanım gibi mesajları da vermiş olacağız.
5- bi twitter hesabı açın. çok az kişiyi takip edin, çok kişiye de kendinizi takip ettirin. gerekirse parasıyla adam tutun, twit girin, çakma profil açtırarak kendinizi takibe alın.
6- türkiye dışında bir ülkede doğduysanız, ya da soyadınız türkçe değilse bunu her yerde öncelikli olarak dile getirin lakin bunlar amerika, almanya, fransa, ingiltere ve isviçre gibi ülkelerse boş geçin, belirtmeyin. çünkü bunların farklı olma süreci çoktan sonra erdi. nereleri yazabilirsiniz hemen söyleyeyim; meksika, arjantin, japonya, irlanda, galler, antartika, litvanya, yeni zelanda gibi ülkeleri gururla belirtebilirsiniz.
7- duygu dolu bir insan olmanızın yanında, sokak jargonuna, argoya da yeterince hakim olabilmelisiniz. toplumun kalabalık olduğu park, bağ bahçe, medya, fotoğraf sergisi, röportaj vs., yerlerde varlığımızla uslu uslu bulunurken, yapacağımız ani çıkışlarımızla sert rüzgarlar estirerek akıllarda yer edinebilmeli ve deli dolu bir kişiliğimiz olduğunu herkese kanıtlayabilmeliyiz.
8- sıra, popülaritemizi asıl pekiştirecek araç olan facebook’a geldi. tabii ki biz bu tarz şeylere, fazla gündemde kalmaya, çok bilinmeye ihtiyaç duyan bireyler kesinlikle değiliz. biz kaç defa, bu tarz şeylere karşı olduğumuzu söylesekte, fanlarımız bizim adımıza grup oluşturmuşlar ve 106.549 kişiyi çoktan gruba davet etmişler bile, hınzır şeyler. biz de hiçbir şey yapmıyormuşuz gibi, gelen sevgi dolu hayran mesajlarını sallamayarak gereken ilgiyi göstereceğiz ve cool tavrımızı müdafaa edeceğiz. e tabii, arka planda yer alan işleri, fan sayfamızda bütün gün, kendi paylaşımlarımızı yine bizim yaptığımızı, ter sucuk içinde sekiz saat düşünerek bir cümle entel şiir veyahut aforizma ürettiğimizi bizden başka da kimse bilmeyecek.
eklenecek ufak tefek birkaç şey daha vardı var olmasına, lakin birdenbire, burayı terketme ihtiyacı hissettim. malum, bizim gibi sanatçılar çabuk sıkılabiliyor ve asıl detayları yakaladıktan sonra kalanlara teferruat gözüyle bakıp başka sanat dallarındaki ihtiyacı karşılamak üzere yola çıkmayı seviyor. pek tabii, bu böylece, belli bir süre sonra kısır bir döngüye sürüklenecek gibi gözükse de aslında her yeni alan, farklı heyecanlara ve yeniliklere gebe. son olarak, buraya kadarki kısımları yazmakla geçirdiğim süreyi 19 dakika olarak hesaplamış bulunmaktayım. elbette, 256 iq ya sahip bir insan için bu çok olası bir sonuç gibi gözükebilir fakat hayret etme güdülerinizi yerinden oynatma adına bunu da belirtme ihtiyacı hissettim. benim gibi eşsiz bir insandan beklenebilecek yegane eylemde zaten bu olurdu. hoşçakalın…
bu hafta sonu kuzenim alice’le birlikte, patricia teyzemin arizona’daki çiftliğine gidiyoruz. doğrusu patricia teyzemin enfes elmalı turtalarını ve kurabiyelerini çok özlemiştik. burada bulunacağım günler içerisinde, iş konuşmayacaklarına dair senatör dostlarımdan söz alabilirsem eğer belki bir golf turnuvası bile düzenleyebiliriz. monument valley’deki o muhteşem kanyonların üzerinden helikopter rüzgarına rağmen yaptığım ace’ler pek hoşlarına gitmese de benim gibi bir oyuncuyla oynamak hepsini mutlu etmiştir. ve her ne kadar facebook durumumu arizona gibi çok bilindik ve sıradan bir kente göre güncelleyecek olsam da tekrar oralarda bulunmak beni oldukça sevindiriyor. şimdi aklıma geldi de, biz patricia teyzemin yanında onun enfes yemeklerini, tatlılarını sömürürken ve aynı zamanda golf oynarken, türkiye’de kendini entel kesim olarak tabir eden seçkin insanların starbucks’ta schopenhauer, kafka okuyarak ve kahve içerek kaliteli bir eylem gerçekleştireceklerini zannetmeleri ise oldukça komik.
soğuk havalarda, sıkı bir şekilde giyinecek kadar fakir değilim ben. holding kapısından avmlere, gece kulüplerine, publara giriyorum. kışın zaten golf oynanmaz. limuzinden inip yürüdüğüm iki metre için bir de mont mu giyeceğim. içeride terliyorum yahu.
yabancı ülkelere gidersen eğer, mutlaka oralardaki en büyük beton simge üzerinde fotoğraf çektir ki, yurt dışında olduğun belli olsun. aksi takdirde herkes senin yurt dışında olduğunu anlamayabilir ve herkesten bir farkın kalmayabilir.
2 sayfadan 1. sayfa